Sepetim 0

Dipnot Anı Kitapları (9 Kitap)

Dipnot Anı Kitapları (9 Kitap), Kolektif
Yazar: Kolektif
Yayınevi: Dipnot Yayınları
Barkod 
:
 9796054412785
Boyut 
:
 13.50x21.00
Sayfa Sayısı 
:
 3179
Basım Yeri 
:
 İstanbul
Baskı 
:
 1
Basım Tarihi 
:
 2016
Kapak Türü 
:
 Ciltsiz
Kağıt Türü 
:
 2. Hamur
Dili 
:
 Türkçe

Kitap Hakkında

Bülent Uluer Anlatıyor: Çerkesim, Türküm, Kürdüm, Sosyalistim - Söyleşi: Sezai Sarıoğlu
Yenilmek her zaman kaybetmek demek değildir. Spartaküs yenildiği için Spartaküs'tür; eğer Spartaküs yenseydi adı sanı bilinmeyen Roma komutanlarından biri olurdu. Spartaküs'ü herkes biliyor çünkü mücadele edip güzel yenilerek de tarihe geçmek mümkün. Mahir'i, Deniz'i ve İbo'yu halklarımız biliyor ama onları katledenleri hatırlayan yok. Öte yandan tarih, hayatı ve siyaseti sadece 'kazanmak' üzerine kurgulayanların yanılgılarıyla doludur..."-
-Bülent Uluer-

Yıllar kimi legal kimi illegal sınırları geçerek geçti: Almanya, Fransa, Suriye, Lübnan, İsveç; kimi zaman birlikte kimi zaman ayrı ayrı; sanki hiçbir yer onlar için yaşamı idame ettirmeye uygun değildi. Geride bıraktıkları her şey görünmez iplerle onları geriye çekiyordu. Bülent'le hayatları 1980 darbesinden kısa bir süre önce örgütsel olarak kesişmiş ve ülkeye dönünceye kadar da ortak çalışma içinde geçmişti.
-Mahir Sayın-

Biraz da Troçki gibidir; kitlelerin önünde onların ruhu gibi konuşur. Tabutunda yatan Dev-Genç'li o konuşunca dirilir. "Şehitler ölmez" diyenlerimiz, Bülent Uluer'i ne kadar dinlese yeridir. Çünkü onun sesinde, herkesi ifade eden, Türk ile Kürdü, enternasyonalist ile milliyi, atesit ile Müslümanı, Sünni ile Aleviyi, Ermeni ile hepimizi birleştiren tuhaf bir tını vardır.
-Veysi Sarısözen-

16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi'ndeki katliamdan sonra arkadaşlarımızın cenazelerini uğurladığımız mitingde, her zaman olduğu gibi kürsüde gördüm son kez Bülent'i.
-Ali Rıza Tura-

1978 kuşağı Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (Dev-Genç) önce Genel Sekreteri ve sonradan Genel Başkan'ı Bülent arkadaşım ülkede 'Vur Emri' ile ülkenin her yerine donatılan afişlerle aranıyordu. Afişte, iki devrimci arkadaşı Hasan Şensoy, Paşa Güven de vardı. Devlet, iki faşisti de afişe eklemeyi unutmamıştı.
-Vecdi Çıracıoğlu-

Pratiğin Aklı Teorinin Heyecanı - Ertuğrul Kürkçü
İlkokuldan beri mimar olmak istemiştim, o yüzden merkezi sistemle ilgilenmemiş, gözü kara biçimde yalnızca ODTÜ Mimarlık sınavlarına girmiştim. 1969'da boykot ve işgaller biterken, bir yüksek lisans öğrencisi-asistan arkadaşımız bir tartışmada 'Karar vermemiz lazım' dedi, 'devrimci mi olacaksınız, mimar mı? İkisi birden olunamaz, ben mimar olacağım. Siz devrimci olacaksanız bu böyle süremez, ben mimar olacaksam devrimciymişim gibi yapamam.' Soru hiç bu kadar somut ve yalın olarak karşımıza çıkmamıştı doğrusu. Kendimle çarpıştıktan, enine boyuna düşündükten, kendimi nasıl iyi hissedeceğimi anladıktan sonra, mimar değil, devrimci olmam gerektiği, payıma bunun düştüğü, bunu yapmazsam hareketin bir kişi eksik yürüyeceği sonucuna vardım. Tarih yapmakla yazmak arasında kategorik bir ayrım yapmanın bu yanıtı verdiğim günkü kadar kolay ve hatta mümkün olmadığının farkına varmam için yalnızca bir yıl yetmişti. Seksenler sonu ve doksanlar başında tarih yapmak devrimci hareketin 12 Eylül rejiminin sert darbeleri altında sarsılan hafızasını onarmasına katkıda bulunmaksızın yapabileceğiniz bir şey değildi. İşe buradan başlamadıkça, önceki deneyimin bilgisini yeniden mülk edinmeye, yaptıklarımız kadar yapamadıklarımız üzerine de sistematik bir düşünüşün araçlarını sağlamaya girişmedikçe, tarih yapmanın biricik kolektif imkânı olan devrimci hareketin yeniden kuruluşuna katılmış olmuyordunuz.

68'den Dev-Genç'e, THKP-C'yle 12 Mart'a, Mahir Çayan ve arkadaşlarıyla Kızıldere'ye…

Ertuğrul Kürkçü'nün gözü ve diliyle, Türkiye devrimci hareketinin 1970'lerde estirdiği fırtına ve sonrasına bakışlar, anımsayışlar…

Kardeşim Hepsi Hikâye! - Mahmut Memduh Uyan
"…Yıllardır dallarından elimle koparamadığım turunç, limon, portakal önümde duruyordu. Uzattım elimi, turuncu tuttum, kendime doğru çektim, koparttım. Turunç elimde, öylece baktım, biraz evirip ovdum, burnuma doğru götürdüm, taze güçlü turunç kokusu içimi doldurdu… Yıllar sonra denizi doğrudan görmek için, dalgaların sesini dinleyerek sahilde yürümek için, martıların uçuşunu, denize dalışını, balığı alışını görmek için bastıramadığım bir özlemle, heyecanla karışık bir ürpertiyle limon ağaçlarının dallarını ayırarak, gözüme dallar batmasın diye bir o yana bir bu yana dolanarak yürüdüm. Denize kadar boş olan düzlük alana çıkınca, o mavilik, üzerinde köpüklerin uçuştuğu, çırpıntılı haliyle ta ufuk çizgisine kadar karşıma çıkmıştı. Durup bakmıştım öylece, yeniden keşfeder gibi, ilk kez görür gibi..."

Hikâye, birçok dilde aynı zamanda "tarih" anlamına geliyor. Elinizdeki kitap da Türkiye devrimci hareketi tarihinin en tartışmalı kesiti olan 70'li yılların genel akışına önemli etkilerde bulunmuş Devrimci Yol hareketinin Ana Gerilla Birliği Komutanı Mahmut Memduh Uyan'ın "1970'li yıllardan günümüze uzanan, yer yer geleceğe dokunan" hikâyesi, kendi dönemine tanıklığı.

Uyan, okuru Ankara'daki öğrenci ve mahalle direnişlerinden Karadeniz'e, Dersim dağlarından Suriye ve Lübnan'daki gerilla kamplarına, işkenceli sorgulardan hapishanelerdeki yaşam mücadelesine doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Mamak ve Ceyhan hapishaneleri, Malatya dağları, Ana Gerilla Birliği, direnişler, katliamlar, umutlar, yılgınlıklar… yol boyunca resmi geçitte.

Karadenizin Zemheri Çocukları - Sabahattin Selim Erhan
"Sabah... Hava soğuk... Selo erken kalkar. Hüseyin de uyanmıştır. Eğitim Fakültesi'nde okuyan geleceğin genç öğretmenlerinin güvenliklerini alma sırası onlardadır. (…) Her gün, gece gündüz koşturmak onları epey yormaktadır. Buna her sabah altı, altı buçukta kalkmak da eklenince yorgunluk iyice artmaktadır. (…) Gelenler iyice kalabalıklaşır... Hiçbirinde tedirginlik yoktur, kızlı erkekli gruplar halinde sohbet ederlerken, 'Çoğunun bizden haberi bile yok' diye düşünür Selo. 'Umarım bu arkadaşlar ileride iyi birer öğretmen olurlar ve düşünen, sorgulayan, boyun eğmeyen, cıvıl cıvıl, yaşam dolu öğrenciler, gençler yetiştirirler... Bunda bizim katkımızın olması her şeye değer...' Bunları düşünürken mahmurluktan kurtulduğunu ve yüzünün güldüğünü hisseder. Tanıdıklara selam verip 'Günaydın' demeye başlar, Hüseyin ve diğer grup da gelmiştir; gençler otobüse biner ve uzaklaşırlar. Ortalık sakinleşmiştir... Bir sabah daha görevlerini yapmanın rahatlığıyla derneğe doğru yürürler. Kendileri de gençtir; geleceklerini düşünmeden, kendileri gibi genç insanların yarınları için yaşamlarını hiçe sayan, başka gençler için endişe duyan gençlerdirler aslında. Marştaki gibidirler; dil farkı bilmeyen, din farkı bilmeyen, sanki bir anadan doğmuş olan insanlardır."

Devrim bir atmosfer olayıdır... Dünyayı yorumlamak ve değiştirmek hevesiyle yanıp tutuşan bir devrimci o zaman diliminde oluşmuş atmosferin çocuğudur ama atmosferi yeniden üreten asi çocuktur. Kitabın olay örgüsü içinde, huyları kadar huysuzluklarıyla, ciddiyetleri kadar şakalarıyla, korkuları kadar korkusuzluklarıyla, "acımasızlıkları" kadar "hümanizmleriyle" yer alan onlarca devrimci, tarihte ve coğrafyada "kül yutmayan," "diklenen," "yaşlarından.

Yine Kazacağız, Yine Kaçacağız! - Sabahattin Selim Erhan
Cuma günü geldi. Sabah gardiyanlarda bir telaş, gazeteciler gelecek diye. "Bize gelecekler mi?" dediğimizde, "Sizin için geliyorlar" dediler. 29 Haziran 1989 günü kalabalık sayıda gazeteci, tek televizyon kanalı olan TRT'nin kameramanı, Adalet Bakanı Müsteşarı ve Eskişehir Başsavcısı gelmişti. Biz de demir parmaklıklı, zincirle bağlanmış kapıya yığılmış vaziyette duruyoruz. Hep bir ağızdan soru soruyorlar, soruların hepsi manşetlik ve magazinlik. "Durun bir dakika!" dedim, "Sorularınızın hepsine yanıt vereceğim ama önce benim diyeceklerim var. Biz devrimciyiz, içinde bulunduğumuz esaret koşullarından kurtulup mücadelemize devam etmek için, devrimci bir eylem ve başkaldırı olarak gördüğümüz tünel kazarak firar etme eylemini gerçekleştirdik. Ama son gün yakalandık, şu bilinsin ki, biz daha önce de kazdık, şimdi de kazdık ve yine kazacağız, yine kaçacağız. Hiçbir koşula boyun eğmeyeceğiz."

Türkiye'de hapishane üzerine, özellikle 12 Eylül'ün hapishaneleri üzerine pek çok anı ve öykü yazıldı. O kadar fazla olmamakla beraber, hapisten kaçmak üzerine de... Bu kitapta Sebahattin Selim Erhan üç gerçek kaçış girişiminin öyküsünü anlatıyor.

Kaçış eyleminin öyküsünden ibaret değil ama anlatılanlar. Ondan öte, bir direniş ruhunun öyküsüyle karşı karşıyayız. Dayatılan şartlara, özgürlüğün kısıtlanmasına ne olursa olsun direnen bir irade. Erhan'ın anlatısı, bu iradenin nasıl sınır tanımaz olabileceğini gösteriyor.

Thkp-C'den Kurtuluş'a Mücadele Hayatım - İsmet Öztürk
"İleride tarihi yazacak araştırmacılara kaynak olmasını umduğum bu çalışma, bir açıdan da üstüme düşen devrimci bir görevin yerine getirilmesi anlamını taşıyor. Üstelik meraklıları için bu çaba belki, 60'lı ve 70'li yılların devrimci eylemleri, olayları içinde örgütlü mücadeleyi sürdürmeye çalışmış benim gibi bir insanın birikmiş malzemesini ortaya sermesi, mektepli değil de alaylı bir devrimcinin nasıl olup da onca okur-yazar ve yazı erbabı arasında yer edindiğini de açıklayabilir. Benim gibi önceki hayatı bar, saz, kumarhane ve hapishaneden ibaret olmuş, mektep-medrese görmemiş bir insanın, ağzı bir iki laf edebilen düzeyde bir devrimci olması, insanların merakına mucip olduğu için, bazı yazar-çizer durumda olan arkadaşların benim hayatımı yazmaya talip olmaları, öte yandan birçok yoldaşımızın yaşadıklarımı yazmamda ısrar etmeleri bu kitabın ortaya çıkmasında etkili olmuştur."

Çarşambalı yerel bir karakter olan İsmet Öztürk 'Çörtüğün İsmet'in, 'Sosyalist Çörtüğün İsmet'e dönüşmesinin politik hikâyesi... TİP'den, THKP-C'ye, buradan da Kurtuluş Örgütü önderliğine uzanan tarihi yolculuğun, İsmet Öztürk tarafından kaleme alınmış politik notları...

Yaşanmamış Sayılan Anılar - Mehmet Tepebaşı
Olaylar o kadar hızlı gelişiyor, etrafımız o kadar hızla daralıyordu ki, "niye böyle olduk?" demeye, kendimize soru sormaya bile fırsatımız olmuyordu. Yakalanmamak, yakalatmamak, eldekini korumak uğraşımızın tümünü kapsıyordu. Hemen herkes birbirleriyle ilişkisini bilerek koparmış, kendi imkanları içinde olabildiğince gizli, dar koşullarda yaşıyordu. Oysa şimdi, en sevdiklerinden bile kaçmak zorundasın. Tanıdık biriyle karşılaşmak bile insanı rahatsız ediyordu. Kendini devrim yapmaya çok yaklaşmış ya da devrim yapabilecek biricik bir hareketin insanları gören, çevresindeki her şeye müdahale etmeye alışmış, atıl kalmayı hiç düşünmemiş bir hareketin insanları olarak, şimdi hemen her şey karşısında yine ölesiye duyarlı ama güçten yoksun, eli kolu bağlı oturmak bizi müthiş etkiliyordu.

Yirmili yaşlarda devrimci bir genç… 12 Eylül darbesinin hemen ertesi… Türkiye'deki askeri diktatörlüğe karşı 'bir şeyler' yapabilmek için toplanmış devrimcilerin Suriye'de kurduğu kamp… Tartışmalar, hesaplaşmalar… Filistinlilerle ilişkiler… Tükenmeyen umutlar, sonrasında büyük hayal kırıklıkları…

12 Eylül sonrasının en karanlık günlerini olanca çıplaklığıyla anlatan sarsıcı bir tanıklık…

Koca Bir Sevdaydı Yaşadığımız - Mehmet Hakkı Yazıcı
"O yıllara ilişkin elbette anlatacak çok şey var. Ama siz Hakkı Hocamın yazdıklarını okuyun. Onun yazdıkları 1968 sonrası Ankara'sının siyasi tarihinin bir parçasıdır. 1968 öğrenci hareketi ve Dev-Genç denen büyük bir örgütlenmenin doğması; sonra bu Dev-Genç içinden THKO, THKP-C ve TİKKO gibi silahlı mücadeleyi savunan bazı grupların ortaya çıkması; belki de en önemlisi, 12 Mart Askeri Darbesi'nden sonra, özellikle 1973 ile birlikte yeni öğrenci hareketinin nasıl oluştuğu ve şekillendiği... Örneğin, Ankara gençliği Mahir Çayan'ın firarda yazdığı ve sadece bir kopyası olan Kesintisiz Devrim II-III'ü Hakkı Yazıcı'nın elinden tanıdı. Tüm bunları bilmek isterseniz, onun anılarına bakmak zorundasınız."
-Taner Akçam-
Arkadaşlarımı, eski yoldaşlarımı, kendi kuşağımı ve ardından gelen kuşağı, yalansız, riyasız seviyorum ben. Çünkü bizler, Türkiye'nin umut ve masumiyet çağının çocuklarıyız. Gerçekleştirmeyi başaramamış olsak da; savaşsız, sömürüsüz, adil bir dünya ve devrim uğruna yaşamlarını, gençliğini, aşklarını feda etmekten çekinmemiş olanlarız. Bir yanda büyük hatalarımız, ölümcül yanılgılarımız, öte yanda özverimiz, devrim inancımız ve umudumuzla, bir başka çağın trajik kaderli insanlarıyız. Bugün ayrı saflarda yer alsak bile, bizi birbirimize bağlayan bir geçmişimiz var. Benzer yanılgılardan, aynı yenilgilerden ve aynı devrimci ütopyadan, aynı zafer tutkusundan geliyoruz...

Kaktüsler Susuz Da Yaşar - Kadınlar Mamak Cezaevini Anlatıyor - Kolektif
Mamak... 12 Eylül darbesinin ardından bir cezaevi... Ve Türkiye'nin her tarafını çok sarsıcı bir şekilde etkileyen günlerde Mamak'ta ayakta kalmaya, direnmeye çalışan kadınlar... Direnirken birbiriyle dayanışan ve her acıdan bir kahkaha çıkaran kadınların…

Bir başkaldırı hikayesi. Gülerek, şarkı söyleyerek, hayır diyerek, birbiriyle dayanışarak, paylaşarak yaşanan bir hikaye…

Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi'ndeyken, bir güvercin ürkekliğindeydik önceleri... Ürktük, çekindik, korktuk, kaygılandık ve de suskunduk. Anlamaya çalıştık. Sonra toparlandık. İnsanlığımızı, kişiliğimizi, devrimci değerlerimizi savunmak üzere güçlerimizi birleştirdik. Suya atılan taş misali başladı bu başkaldırı… Önce küçük bir halka, sonra giderek büyüyen, çoğalan ve tüm suya yayılan halkalar gibi…

"Sevgilerimiz büyüdükçe, dayanışmamız güçlendikçe, zulmün küçüldüğüne tanık olduk. Ölüm hücresinde, tabutlukta ya da bir başına tecritlerde, kafeslerde iken bile dostlukların, yoldaşlıkların sıcaklığı ısıttı üşüyen bedenlerimizi, yüreklerimizi… Bir de içimizi en çok acıtanın, kendi acımızdan çok, dostlarımızın acısına tanıklık etmek olduğunu öğrendik orada... Ve birlikte, daha bir dik durmayı, daha bir dik yürümeyi..."

Dipnot Anı Kitapları (9 Kitap)
Dipnot Anı Kitapları (9 Kitap)
Dipnot Yayınları
210.00

Bülent Uluer Anlatıyor: Çerkesim, Türküm, Kürdüm, Sosyalistim - Söyleşi: Sezai Sarıoğlu
Yenilmek her zaman kaybetmek demek değildir. Spartaküs yenildiği için Spartaküs'tür; eğer Spartaküs yenseydi adı sanı bilinmeyen Roma komutanlarından biri olurdu. Spartaküs'ü herkes biliyor çünkü mücadele edip güzel yenilerek de tarihe geçmek mümkün. Mahir'i, Deniz'i ve İbo'yu halklarımız biliyor ama onları katledenleri hatırlayan yok. Öte yandan tarih, hayatı ve siyaseti sadece 'kazanmak' üzerine kurgulayanların yanılgılarıyla doludur..."-
-Bülent Uluer-

Yıllar kimi legal kimi illegal sınırları geçerek geçti: Almanya, Fransa, Suriye, Lübnan, İsveç; kimi zaman birlikte kimi zaman ayrı ayrı; sanki hiçbir yer onlar için yaşamı idame ettirmeye uygun değildi. Geride bıraktıkları her şey görünmez iplerle onları geriye çekiyordu. Bülent'le hayatları 1980 darbesinden kısa bir süre önce örgütsel olarak kesişmiş ve ülkeye dönünceye kadar da ortak çalışma içinde geçmişti.
-Mahir Sayın-

Biraz da Troçki gibidir; kitlelerin önünde onların ruhu gibi konuşur. Tabutunda yatan Dev-Genç'li o konuşunca dirilir. "Şehitler ölmez" diyenlerimiz, Bülent Uluer'i ne kadar dinlese yeridir. Çünkü onun sesinde, herkesi ifade eden, Türk ile Kürdü, enternasyonalist ile milliyi, atesit ile Müslümanı, Sünni ile Aleviyi, Ermeni ile hepimizi birleştiren tuhaf bir tını vardır.
-Veysi Sarısözen-

16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi'ndeki katliamdan sonra arkadaşlarımızın cenazelerini uğurladığımız mitingde, her zaman olduğu gibi kürsüde gördüm son kez Bülent'i.
-Ali Rıza Tura-

1978 kuşağı Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (Dev-Genç) önce Genel Sekreteri ve sonradan Genel Başkan'ı Bülent arkadaşım ülkede 'Vur Emri' ile ülkenin her yerine donatılan afişlerle aranıyordu. Afişte, iki devrimci arkadaşı Hasan Şensoy, Paşa Güven de vardı. Devlet, iki faşisti de afişe eklemeyi unutmamıştı.
-Vecdi Çıracıoğlu-

Pratiğin Aklı Teorinin Heyecanı - Ertuğrul Kürkçü
İlkokuldan beri mimar olmak istemiştim, o yüzden merkezi sistemle ilgilenmemiş, gözü kara biçimde yalnızca ODTÜ Mimarlık sınavlarına girmiştim. 1969'da boykot ve işgaller biterken, bir yüksek lisans öğrencisi-asistan arkadaşımız bir tartışmada 'Karar vermemiz lazım' dedi, 'devrimci mi olacaksınız, mimar mı? İkisi birden olunamaz, ben mimar olacağım. Siz devrimci olacaksanız bu böyle süremez, ben mimar olacaksam devrimciymişim gibi yapamam.' Soru hiç bu kadar somut ve yalın olarak karşımıza çıkmamıştı doğrusu. Kendimle çarpıştıktan, enine boyuna düşündükten, kendimi nasıl iyi hissedeceğimi anladıktan sonra, mimar değil, devrimci olmam gerektiği, payıma bunun düştüğü, bunu yapmazsam hareketin bir kişi eksik yürüyeceği sonucuna vardım. Tarih yapmakla yazmak arasında kategorik bir ayrım yapmanın bu yanıtı verdiğim günkü kadar kolay ve hatta mümkün olmadığının farkına varmam için yalnızca bir yıl yetmişti. Seksenler sonu ve doksanlar başında tarih yapmak devrimci hareketin 12 Eylül rejiminin sert darbeleri altında sarsılan hafızasını onarmasına katkıda bulunmaksızın yapabileceğiniz bir şey değildi. İşe buradan başlamadıkça, önceki deneyimin bilgisini yeniden mülk edinmeye, yaptıklarımız kadar yapamadıklarımız üzerine de sistematik bir düşünüşün araçlarını sağlamaya girişmedikçe, tarih yapmanın biricik kolektif imkânı olan devrimci hareketin yeniden kuruluşuna katılmış olmuyordunuz.

68'den Dev-Genç'e, THKP-C'yle 12 Mart'a, Mahir Çayan ve arkadaşlarıyla Kızıldere'ye…

Ertuğrul Kürkçü'nün gözü ve diliyle, Türkiye devrimci hareketinin 1970'lerde estirdiği fırtına ve sonrasına bakışlar, anımsayışlar…

Kardeşim Hepsi Hikâye! - Mahmut Memduh Uyan
"…Yıllardır dallarından elimle koparamadığım turunç, limon, portakal önümde duruyordu. Uzattım elimi, turuncu tuttum, kendime doğru çektim, koparttım. Turunç elimde, öylece baktım, biraz evirip ovdum, burnuma doğru götürdüm, taze güçlü turunç kokusu içimi doldurdu… Yıllar sonra denizi doğrudan görmek için, dalgaların sesini dinleyerek sahilde yürümek için, martıların uçuşunu, denize dalışını, balığı alışını görmek için bastıramadığım bir özlemle, heyecanla karışık bir ürpertiyle limon ağaçlarının dallarını ayırarak, gözüme dallar batmasın diye bir o yana bir bu yana dolanarak yürüdüm. Denize kadar boş olan düzlük alana çıkınca, o mavilik, üzerinde köpüklerin uçuştuğu, çırpıntılı haliyle ta ufuk çizgisine kadar karşıma çıkmıştı. Durup bakmıştım öylece, yeniden keşfeder gibi, ilk kez görür gibi..."

Hikâye, birçok dilde aynı zamanda "tarih" anlamına geliyor. Elinizdeki kitap da Türkiye devrimci hareketi tarihinin en tartışmalı kesiti olan 70'li yılların genel akışına önemli etkilerde bulunmuş Devrimci Yol hareketinin Ana Gerilla Birliği Komutanı Mahmut Memduh Uyan'ın "1970'li yıllardan günümüze uzanan, yer yer geleceğe dokunan" hikâyesi, kendi dönemine tanıklığı.

Uyan, okuru Ankara'daki öğrenci ve mahalle direnişlerinden Karadeniz'e, Dersim dağlarından Suriye ve Lübnan'daki gerilla kamplarına, işkenceli sorgulardan hapishanelerdeki yaşam mücadelesine doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Mamak ve Ceyhan hapishaneleri, Malatya dağları, Ana Gerilla Birliği, direnişler, katliamlar, umutlar, yılgınlıklar… yol boyunca resmi geçitte.

Karadenizin Zemheri Çocukları - Sabahattin Selim Erhan
"Sabah... Hava soğuk... Selo erken kalkar. Hüseyin de uyanmıştır. Eğitim Fakültesi'nde okuyan geleceğin genç öğretmenlerinin güvenliklerini alma sırası onlardadır. (…) Her gün, gece gündüz koşturmak onları epey yormaktadır. Buna her sabah altı, altı buçukta kalkmak da eklenince yorgunluk iyice artmaktadır. (…) Gelenler iyice kalabalıklaşır... Hiçbirinde tedirginlik yoktur, kızlı erkekli gruplar halinde sohbet ederlerken, 'Çoğunun bizden haberi bile yok' diye düşünür Selo. 'Umarım bu arkadaşlar ileride iyi birer öğretmen olurlar ve düşünen, sorgulayan, boyun eğmeyen, cıvıl cıvıl, yaşam dolu öğrenciler, gençler yetiştirirler... Bunda bizim katkımızın olması her şeye değer...' Bunları düşünürken mahmurluktan kurtulduğunu ve yüzünün güldüğünü hisseder. Tanıdıklara selam verip 'Günaydın' demeye başlar, Hüseyin ve diğer grup da gelmiştir; gençler otobüse biner ve uzaklaşırlar. Ortalık sakinleşmiştir... Bir sabah daha görevlerini yapmanın rahatlığıyla derneğe doğru yürürler. Kendileri de gençtir; geleceklerini düşünmeden, kendileri gibi genç insanların yarınları için yaşamlarını hiçe sayan, başka gençler için endişe duyan gençlerdirler aslında. Marştaki gibidirler; dil farkı bilmeyen, din farkı bilmeyen, sanki bir anadan doğmuş olan insanlardır."

Devrim bir atmosfer olayıdır... Dünyayı yorumlamak ve değiştirmek hevesiyle yanıp tutuşan bir devrimci o zaman diliminde oluşmuş atmosferin çocuğudur ama atmosferi yeniden üreten asi çocuktur. Kitabın olay örgüsü içinde, huyları kadar huysuzluklarıyla, ciddiyetleri kadar şakalarıyla, korkuları kadar korkusuzluklarıyla, "acımasızlıkları" kadar "hümanizmleriyle" yer alan onlarca devrimci, tarihte ve coğrafyada "kül yutmayan," "diklenen," "yaşlarından.

Yine Kazacağız, Yine Kaçacağız! - Sabahattin Selim Erhan
Cuma günü geldi. Sabah gardiyanlarda bir telaş, gazeteciler gelecek diye. "Bize gelecekler mi?" dediğimizde, "Sizin için geliyorlar" dediler. 29 Haziran 1989 günü kalabalık sayıda gazeteci, tek televizyon kanalı olan TRT'nin kameramanı, Adalet Bakanı Müsteşarı ve Eskişehir Başsavcısı gelmişti. Biz de demir parmaklıklı, zincirle bağlanmış kapıya yığılmış vaziyette duruyoruz. Hep bir ağızdan soru soruyorlar, soruların hepsi manşetlik ve magazinlik. "Durun bir dakika!" dedim, "Sorularınızın hepsine yanıt vereceğim ama önce benim diyeceklerim var. Biz devrimciyiz, içinde bulunduğumuz esaret koşullarından kurtulup mücadelemize devam etmek için, devrimci bir eylem ve başkaldırı olarak gördüğümüz tünel kazarak firar etme eylemini gerçekleştirdik. Ama son gün yakalandık, şu bilinsin ki, biz daha önce de kazdık, şimdi de kazdık ve yine kazacağız, yine kaçacağız. Hiçbir koşula boyun eğmeyeceğiz."

Türkiye'de hapishane üzerine, özellikle 12 Eylül'ün hapishaneleri üzerine pek çok anı ve öykü yazıldı. O kadar fazla olmamakla beraber, hapisten kaçmak üzerine de... Bu kitapta Sebahattin Selim Erhan üç gerçek kaçış girişiminin öyküsünü anlatıyor.

Kaçış eyleminin öyküsünden ibaret değil ama anlatılanlar. Ondan öte, bir direniş ruhunun öyküsüyle karşı karşıyayız. Dayatılan şartlara, özgürlüğün kısıtlanmasına ne olursa olsun direnen bir irade. Erhan'ın anlatısı, bu iradenin nasıl sınır tanımaz olabileceğini gösteriyor.

Thkp-C'den Kurtuluş'a Mücadele Hayatım - İsmet Öztürk
"İleride tarihi yazacak araştırmacılara kaynak olmasını umduğum bu çalışma, bir açıdan da üstüme düşen devrimci bir görevin yerine getirilmesi anlamını taşıyor. Üstelik meraklıları için bu çaba belki, 60'lı ve 70'li yılların devrimci eylemleri, olayları içinde örgütlü mücadeleyi sürdürmeye çalışmış benim gibi bir insanın birikmiş malzemesini ortaya sermesi, mektepli değil de alaylı bir devrimcinin nasıl olup da onca okur-yazar ve yazı erbabı arasında yer edindiğini de açıklayabilir. Benim gibi önceki hayatı bar, saz, kumarhane ve hapishaneden ibaret olmuş, mektep-medrese görmemiş bir insanın, ağzı bir iki laf edebilen düzeyde bir devrimci olması, insanların merakına mucip olduğu için, bazı yazar-çizer durumda olan arkadaşların benim hayatımı yazmaya talip olmaları, öte yandan birçok yoldaşımızın yaşadıklarımı yazmamda ısrar etmeleri bu kitabın ortaya çıkmasında etkili olmuştur."

Çarşambalı yerel bir karakter olan İsmet Öztürk 'Çörtüğün İsmet'in, 'Sosyalist Çörtüğün İsmet'e dönüşmesinin politik hikâyesi... TİP'den, THKP-C'ye, buradan da Kurtuluş Örgütü önderliğine uzanan tarihi yolculuğun, İsmet Öztürk tarafından kaleme alınmış politik notları...

Yaşanmamış Sayılan Anılar - Mehmet Tepebaşı
Olaylar o kadar hızlı gelişiyor, etrafımız o kadar hızla daralıyordu ki, "niye böyle olduk?" demeye, kendimize soru sormaya bile fırsatımız olmuyordu. Yakalanmamak, yakalatmamak, eldekini korumak uğraşımızın tümünü kapsıyordu. Hemen herkes birbirleriyle ilişkisini bilerek koparmış, kendi imkanları içinde olabildiğince gizli, dar koşullarda yaşıyordu. Oysa şimdi, en sevdiklerinden bile kaçmak zorundasın. Tanıdık biriyle karşılaşmak bile insanı rahatsız ediyordu. Kendini devrim yapmaya çok yaklaşmış ya da devrim yapabilecek biricik bir hareketin insanları gören, çevresindeki her şeye müdahale etmeye alışmış, atıl kalmayı hiç düşünmemiş bir hareketin insanları olarak, şimdi hemen her şey karşısında yine ölesiye duyarlı ama güçten yoksun, eli kolu bağlı oturmak bizi müthiş etkiliyordu.

Yirmili yaşlarda devrimci bir genç… 12 Eylül darbesinin hemen ertesi… Türkiye'deki askeri diktatörlüğe karşı 'bir şeyler' yapabilmek için toplanmış devrimcilerin Suriye'de kurduğu kamp… Tartışmalar, hesaplaşmalar… Filistinlilerle ilişkiler… Tükenmeyen umutlar, sonrasında büyük hayal kırıklıkları…

12 Eylül sonrasının en karanlık günlerini olanca çıplaklığıyla anlatan sarsıcı bir tanıklık…

Koca Bir Sevdaydı Yaşadığımız - Mehmet Hakkı Yazıcı
"O yıllara ilişkin elbette anlatacak çok şey var. Ama siz Hakkı Hocamın yazdıklarını okuyun. Onun yazdıkları 1968 sonrası Ankara'sının siyasi tarihinin bir parçasıdır. 1968 öğrenci hareketi ve Dev-Genç denen büyük bir örgütlenmenin doğması; sonra bu Dev-Genç içinden THKO, THKP-C ve TİKKO gibi silahlı mücadeleyi savunan bazı grupların ortaya çıkması; belki de en önemlisi, 12 Mart Askeri Darbesi'nden sonra, özellikle 1973 ile birlikte yeni öğrenci hareketinin nasıl oluştuğu ve şekillendiği... Örneğin, Ankara gençliği Mahir Çayan'ın firarda yazdığı ve sadece bir kopyası olan Kesintisiz Devrim II-III'ü Hakkı Yazıcı'nın elinden tanıdı. Tüm bunları bilmek isterseniz, onun anılarına bakmak zorundasınız."
-Taner Akçam-
Arkadaşlarımı, eski yoldaşlarımı, kendi kuşağımı ve ardından gelen kuşağı, yalansız, riyasız seviyorum ben. Çünkü bizler, Türkiye'nin umut ve masumiyet çağının çocuklarıyız. Gerçekleştirmeyi başaramamış olsak da; savaşsız, sömürüsüz, adil bir dünya ve devrim uğruna yaşamlarını, gençliğini, aşklarını feda etmekten çekinmemiş olanlarız. Bir yanda büyük hatalarımız, ölümcül yanılgılarımız, öte yanda özverimiz, devrim inancımız ve umudumuzla, bir başka çağın trajik kaderli insanlarıyız. Bugün ayrı saflarda yer alsak bile, bizi birbirimize bağlayan bir geçmişimiz var. Benzer yanılgılardan, aynı yenilgilerden ve aynı devrimci ütopyadan, aynı zafer tutkusundan geliyoruz...

Kaktüsler Susuz Da Yaşar - Kadınlar Mamak Cezaevini Anlatıyor - Kolektif
Mamak... 12 Eylül darbesinin ardından bir cezaevi... Ve Türkiye'nin her tarafını çok sarsıcı bir şekilde etkileyen günlerde Mamak'ta ayakta kalmaya, direnmeye çalışan kadınlar... Direnirken birbiriyle dayanışan ve her acıdan bir kahkaha çıkaran kadınların…

Bir başkaldırı hikayesi. Gülerek, şarkı söyleyerek, hayır diyerek, birbiriyle dayanışarak, paylaşarak yaşanan bir hikaye…

Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi'ndeyken, bir güvercin ürkekliğindeydik önceleri... Ürktük, çekindik, korktuk, kaygılandık ve de suskunduk. Anlamaya çalıştık. Sonra toparlandık. İnsanlığımızı, kişiliğimizi, devrimci değerlerimizi savunmak üzere güçlerimizi birleştirdik. Suya atılan taş misali başladı bu başkaldırı… Önce küçük bir halka, sonra giderek büyüyen, çoğalan ve tüm suya yayılan halkalar gibi…

"Sevgilerimiz büyüdükçe, dayanışmamız güçlendikçe, zulmün küçüldüğüne tanık olduk. Ölüm hücresinde, tabutlukta ya da bir başına tecritlerde, kafeslerde iken bile dostlukların, yoldaşlıkların sıcaklığı ısıttı üşüyen bedenlerimizi, yüreklerimizi… Bir de içimizi en çok acıtanın, kendi acımızdan çok, dostlarımızın acısına tanıklık etmek olduğunu öğrendik orada... Ve birlikte, daha bir dik durmayı, daha bir dik yürümeyi..."

Kapat